Utku'nun Notu : Sevgili dostum Özgür Yıldız, "Emanet" yazısını blogumda yayınlamamı rica etti. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Okumanız ricasıyla..

Son zamanlarda bitmek bilmeyen “emanet” edebiyatını gördükçe, emaneti ilk kim çekip kullanacak diye bekliyordum günlerdir. Emanet ceketin altından gösterilip yumruk yumruğa yedi düvele medeniyet dersi verilmiş mecliste, yakışır.

Sadece eşit olma derdindeki feministlerin erkeksiz, azgın, çirkin, aptal; eşitliğe destek veren erkeklerin şerefsiz, kılıbık, soytarı, çok afedersiniz neredeyse Ermeni addedildiği bir toplumda emanet, ulvi hikayelerle vicdanlara balans ayarı yaptırmada kullanılan yegane maymuncuk oluyor elbette. Kadınsız bir mecliste kadın hakları tartışılıp, kadınsız bir komisyonda karara bağlanırken kadının birey olma gayretini “emanet” piyonuyla tırpanlamak oldukça kolay olmalı, zira aidiyet yaratmak bu noktada muhteşem bir çözüm.

Temel insan algısında sorgusuz sualsiz ve şartsız kabul ile tam tersi olan akıl, mantık, vicdan süzgecinden geçir(ebil)me yetisi arasında ciddi bir ayraç var. İlk yolu seçmek için bir eğitime, bilgiye, bunlardan yola çıkarak bir fikre ihtiyacınız bulunmuyor, işaret edilen düğmeye basıp açılan kutudan düşen şekeri kemirerek ödülünüzün tadını çıkarıyorsunuz. Futbol fanatizmi mesela, bunun en tipik örneğidir. Meslektaşına ırkçı tehditler savuran futbolcu, maç ayarlamak için medya yöneticilerini araya sokan yönetici, her türlü kanunsuzluğa gırtlağa kadar batan, çete kuran hukuk müşaviri falan sizinle aynı renklere sahipse gözünüze ak pak gelebiliyor. Futboldaki fanatizmi toplumun başat kültür motifi haline getirmeye başladığınızda –ki eğitim düzeyi düşük toplumlarda zor değildir- fanatik dürtülerle desteklediği partiden yola çıkan her türlü önermeyi çılgınca alkışlayan ve akıl, mantık, vicdan süzgecinden geçirmeye lüzum duymayan kitlelerle baş başa kalıyorsunuz.

Muktedirler için bu elbette paha biçilmez bir değer, aklı ve vicdanı hür olmayan yığınları tek bir hareketle istediğiniz gibi yönlendirebilir, evde zor tutmakla tehdit edebilir, gerekirse esnaf kisvesi altında pala ve satırla sokaklara salıp “gerektiğinde” polis ve asker olduklarını öne sürebilirsiniz. Kulüp yöneticilerinin sürekli olarak gerginliği en üst seviyede tutan, tahrik edici açılmaları olmadan forma satamazsınız, tribünleriniz boş kalır, hiç kimse soğukta donma tehlikesi varken işi gücü bırakıp “tribünler boş kaldı dedirtmem” dürtüsüyle stadlara koşmaz, cebindeki son parayla gidip forma almaz.

Türkiye siyasetinde son yıllarda yapılan açıklamalara ve yönlendirmelere baktığımızda da aynı yöntemin keyifle işletildiğini görüyoruz. Ancak toplumun tamamını barındıran kitleler bu tahrikler karşısında tribünde oturanlar gibi koltukları kıramadığı için sokakta birilerinin kafasını kırıyor, stadı yakamadığı için birilerinin hayatını yakıyor, tribün şiddeti toplumsal bir histeriye, şiddet meraklısı hastalıklı, obsesif bir kansere dönüşüyor. Üstelik karşılığında ödüllendiriliyor, en azından pek de cezalandırılmıyorlar.

Şimdi yukarıdaki kör uçları bir birine eklemeye başlarsak; kadın erkek eşitliğine inanmadığını, kadınların her işe koşmak yerine en az üç çocuk yapması gerektiğini, kadının ancak ve ancak erkeğe “emanet” seviyesinde toplumsal varlığını sürdürebileceğini öne süren bir devlet adamı, eşitliği savunan insanları aşağılayıp “bu feministlerin bizim dinimizle ilgisi yok” şeklinde hedef göstererek sorgusuz, sualsiz kabul etmeye yatkın fanatik kitlelerin tasmasını din maymuncuğuyla gevşetip toplumsal şiddetin dozunu sonuna kadar arttırmaya çalışıyor. Kendi eseri olan toplumsal yozlaşmanın çözümü olarak bizzat kendini görüyor.

Yasamanın hayati kararlarının Çankaya Noteri’nin onayından geçtiği bir ülkede, yargının hayati kararlarının Çankaya Kadısı’nın lütfundan geçmeden değer bulmasını beklemek için oldukça naif olmak gerekiyor. Güçler ayrılığı dediğimiz şey evvelden sistemin zorlamasıyla bir miktar işlerken, şimdilerde kendini yaratıcının kılıcı, Musa’nın asası, Thor’un baltası mertebesinde gören bir hazretin insanlarla adeta alay ederek ta’riz sanatının en ucubik örneklerini vermesinde meze olarak kullanılıyor.

Ve kadı yanlılarının fısıldadığı çözüm idam! Bağlı olduğumuz uluslar arası hukuk normları açısından buna imkan yok ancak anayasa değişikliği gerektiği safsatasıyla 400 milletvekili çığırtkanlığı yapmak için muhteşem bir fırsat.

Nihayetinde yine kolu kanadı kırılmış, öldürülmüş, aşağılanmış, ağır yaralı halimizle soruyoruz; üçüncü sınıf mafya dizilerinden, küfürbaz komiserli polisiyelerden ve işaret parmağının ucunda hedef gösterilmek üzere her an bir muhalif barındıran nevrotik devlet adamlarından rol model edinen bir ülkenin insanlarının şiddete, özellikle de kimsesiz yaşayamayacağını, düşkün olduğunu addettiği kadınlara karşı şiddete eğilimli olmamasını beklemek Taksim’de vapur beklemekten daha mı mantıklı?

Peki o zaman bekleyin, belki gelir…

Özgür Yıldız