fasinismus

Yolsuzluk insanın kendine yakışanı giymesidir. - Bir ilkokul öğrencisinin defterinden, Aralık 2013.

Türkiye son bir haftadır temelinden sarsılırken, anayasa ayaklar altında iken, hukuka inanç ve güven son kırıntılarını yitirirken sade vatandaşlar olarak sormak zorundayız : Ne olacak bu memleketin hali?

Bir yurttaş olarak korkuyorum. Adım adım yaklaşan faşizmin ayak seslerinden, demokrat görünümlü diktatörlerden, yargıç veya savcı görünümlü müritlerden, hüloğğ kalabalıklardan, akacak kanı kalmamış vicdanlardan, soğuyan yüreklerden.. Tüm bunlar beni çok ürkütüyor.

Bir çok insan benim gibi hissediyor biliyorum.

Bir haftadır yaşadığımız olaylara bir bakın :

  1. Savcılık, hükümetin bakanları, çocukları ve iş adamları ile ilgili büyük bir yolsuzluk operasyonu başlatıyor.
  2. Başbakan derhal bunu bir darbe girişimi, siyasi mühendislik olarak adlandırıp bakanlarını korumaya geçiyor.
  3. Adli kolluk yönetmeliğini değiştirip, yürümekte olan soruşturmalardan amirlere haber verilmesini sağlıyor. Oysa bu açıkça anayasaya aykırı.
  4. Soruşturma dosyaları savcılardan alınıyor, katılan polisler görevden el çektiriliyor, tüm bu kamu görevlileri 'devlet içinde devlet' bir örgütün üyesi olarak yaftalanıyor.
  5. Hükümet bununla da yetinmeyip, hangi istihbari faaliyetin sonucu olduğunu bilmediğimiz bir uygulama ile adı geçen örgütün emniyet içindeki tüm uzantılarını görevden alıyor, bu işlemler TRT'ye dek uzanıyor. Sırada valilerin ve emniyet müdürlerinin olduğu söyleniyor.
  6. Basın fiilen ikiye bölünüyor, operasyonları yolsuzluk olarak görenler ve darbe olarak görenler. İkisi de kendi tarafını kıyasıya savunuyor.
  7. Devam eden soruşturmalar, bizzat adalet bakanı, başsavcılık tarafından engelleniyor. Gerekçe? Kendilerine haber verilmemesi.
  8. Polisler savcılar tarafından kendilerine verilen emirleri kanuna aykırı olarak yerine getirmiyor, işlemleri geciktirip üstlerine haber vererek adı geçen soruşturmalardaki şüphelilerin delilleri karartmasına ve kaçmasına imkan tanıyorlar.
  9. Bu esnada görevini yapamadığını açıklayan savcı bizzat Başbakan tarafından hedef alınıyor, örgüt üyesi olmakla suçlanıyor.
  10. Hakimler ve Savcılar Üst Kurulu, hükümet tarafından anayasaya aykırı şekilde değiştirilen yönetmeliğin anayasaya aykırı olduğunu, savcıların görevini yapmasına izin verilmesi gerektiğini açıklıyor, o da hükümetin hışmına uğruyor.
  11. Danıştay, başsavcı ve mülki amirlere haber verilmesini öngören yönetmeliği değiştiriyor ama çok geç, bu esnada devam eden bütün soruşturmalar ve ilgili şüpheliler öğrenilmiş, deliller karartılmış veya yokedilmiş olabiliyor.
  12. En çok kullanılan kelimeler millet, adalet, dürüstlük, şeffaflık, milli irade...

Aethewulf kullanıcısının blogunda çok güzel ifade ettiği üzere, evde kaplan besleyen çiftlik sahibini kaplanın ısırması durumu ile karşı karşıyayız.

Komplo ya da değil, çünkü mesele bu değil.

Ülkede şeffaf ve hesap verebilir bir hükümet, hesap sorabilir ve güvenilir bir hukuk, her koşulda uyulacağı garanti edilen anayasa ve yasalar, bütün bunları ayırt edebilecek bir seçmen kitlesi, bu uygunsuzlukları denetleyecek olan anayasal kurumlar, gördüğünü yazarak seçmenleri net şekilde bilgilendirecek bir medya bulunmuyorsa, o ülkenin sıradan vatandaşları neye, nasıl güvenecektir?

İktidar savaşları anayasal çizgilerin dışında yapılıyorsa, gücü yetenin hukuku geçerli ise, ifade özgürlüğü vatana ihanet olarak adlandırılıyorsa, yürütmenin en üst amiri çıkıp "Bu ülkede yasama da, yürütme de biziz, yargı kendisini milletin üstünde görüyorsa onu da yargılarız" diyorsa, öte yandan Cumhuriyet Savcılarının ve mahkemelerin komplo amaçlı kumpaslar kurmuş olduğu itiraf ediliyorsa, savcılara, adalete, siyasete ve yasamaya güven sıfırlanmışsa, o bölgeye bir ülke denebilir mi?

Bu kirli savaşı kim kazanırsa kazansın, kaybedecek olan Türkiye'nin kendisidir, ve Türkiye dediğimiz şey sıradan insanlardır, sizsiniz, benim, biziz.

Güvende hissettiğimiz, geleceğimizi sağlam temeller üzerine kurup nesilleri yetiştirebileceğimiz ülkeyi kaybettik.  On yıllarca önüne gelenin vesayeti ile, örgütlenmesi ile, kurucularından yaratılan mitolojiler ve ülkenin üstüne bir sos gibi dökülen hamaset ile iğfal edilen bu ülkeyi sonunda yitirdik.

Geldiğimiz noktadaki durum şudur : yolsuzluk iddialarını konuşamıyoruz çünkü ne iddia tarafındaki deliller, ne de savunma tarafının argümanları tam anlamıyla güvenilir. Evlerde bulunan paralar, herhalde telefon konuşma kayıtları, banka kayıtları gerçek herhalde. Bildiğimiz bu kadar.

Bu ülkenin vatandaşları olarak bizlere sürekli aklımıza güvenmememiz, gördüklerimize inanmamamız, hiçbirşeyin göründüğü gibi olmadığı, herşeyin bir komplo olduğu, bunlar yerine bize söylenenlere inanmamız öğütleniyor. Üstelik bu bir haftadır değil, yıllardır yapılıyor. Hafızanızı yoklayın, yüzlerce örnekle karşılaşacaksınız.  

Ne hissedeceğiniz, ne düşüneceğiniz, nasıl davranacağınız, neyin doğru, neyin yanlış olduğu her durumda mutlakiyet peşindeki düşman iradeler tarafından size dayatılıyorsa, birşeyler size öyle görünüyor, öyle kokuyor, öyle hissettiriyorsa o sistemin adını çekinmeden koyun : Faşizm.

İnsana akıl verilmiştir, ama aklını kullanma bir seçim sorunudur. Düşünme kapasitesi verilmiştir, ama düşünmek bilinçli bir eylemdir.

Giderek akıl almaz bir hal alan bu ülkede, korunmaya muhtaç halde bulunan aklımızdan başka güvenecek bir şeyimiz kalmadı.

Sanırım bu yazıyı Ayn Rand'ın "İhtiyacımız Olan Felsefe" konuşmasından bir bölüm ile bitirmek uygun olacaktır. Okuyun ve siz karar verin, bu astronot bize benzemiyor mu? 

--------------

İhtiyacımız Olan Felsefe - Ayn Rand, NY, 1964

Kendimde bir öykü yazarı olduğum için, isterseniz küçük bir hikaye ile başlayalım. Siz bir astronotsunuz ve uzay geminiz arızalanıyor ve bilinmeyen bir gezegene düşüyorsunuz. Bilincinizi yeniden kazandığınızda ve kötü bir yaranızın olmadığını anladığınızda aklınıza gelen sorular herhalde şunlar olacaktır : Neredeyim? Burayı nasıl keşfedebilirim? Ne yapmalıyım? 

Dışarıda size tanıdık gelmeyen bitkiler görüyorsunuz, soluk alabildiğinize göre bu gezegende hava var, güneş sizin hatırladığınızdan daha soluk parlıyor ve hava daha soğuk.  

Gökyüzüne bakmak istiyorsunuz, ama birdenbire duruyorsunuz. Ani bir duygu sizi çarpıyor: Eğer bakmazsanız, dünyadan çok uzakta olduğunuzu ve geri dönüşün imkansız olduğunu bilmek zorunda kalmayacaksınız. Bunu bilmediğiniz sürece de; dilediğinize inanmakta özgürsünüz. — Puslu, memnun ama hafiften suçlu bir umuda kapılıyorsunuz.  

Cihazlarınıza dönüyorsunuz : zarar görmüş olabilirler, ne kadar ciddi bilmiyorsunuz. Ama ani bir korku sizi durduruyor: Bu cihazlara nasıl güvenebilirsiniz? Onların sizi yanıltmayacağından nasıl emin olabilirsiniz? Onların farklı bir dünyada çalışacağını nereden bilebilirsiniz ki? Cihazlardan uzaklaşıyorsunuz. 

Şimdi, neden içinizden hiçbirşey yapmak gelmediğini merak ediyorsunuz. Artık birşeylerin bir şekilde olmasını beklemek çok daha güvende hissettiriyor, 'böyle daha iyi’ diyorsunuz kendinize, ‘iyisi mi gemiyi fazla oynatmayayım’. Uzakta, bazı canlıların size doğru yaklaştıklarını görüyorsunuz, insan olup olmadıklarından emin değilsiniz ama iki ayakları üzerinde yürüyorlar. Karar veriyorsunuz : ne yapacağınızı size onlar söyleyecek.  

Sizden bir daha haber alınmıyor.  

--------------

Okuduğunuz için teşekkürler,

Utku