Gündelik programlarımızın zorlayıcı gündemlerinden kurtulup sevdiğimiz şeylere bir adım geriden bakabildiğimiz günlerde; belli başlı tüm fotoğraf derneklerimizin zihninde ortak hedefler dolaşıyor. Uluslararası alana taşınmak, sergiler açmak, sergi ve gösteri değişim aktiviteleri içine girmek.

Sanırım yeterince büyük bir sivil toplum organizasyonu haline gelirseniz, hedeflerden biri kaçınılmaz olarak bu oluyor.

Bununla birlikte, yarışma fotoğrafçılığının baş döndürücü çarpıcılığından kurtulabilirsek bu toprakların fotoğrafında özellikle yeni nesil olan bizlerde eksik olan bazı şeylerin de farkına varıyoruz.

İtiraf edelim, dünyada sözü geçen fotoğraf diyalektiğinin içinde yer alan Türk fotoğrafçısı sayısı yok denecek kadar az. Bununla da kalmıyor, müzelerde, koleksiyonlarda, galerilerde de yokuz, verilen çabalar bir metro istasyonunda ıslık çalmak gibi. Uluslararası yayınlarda veya yayınevlerinin portföyünde olan fotoğrafçı sayımız da son derece az.

Neden Böyle?

Önce bir hak teslimi ile başlamak lazım. Saygıyla andığımız Seyit Ali Ak ve Alberto Modiano'nun fotoğraf tarihi çalışmalarından öğreniyoruz ki Türkiye'de fotoğrafın bir dil olarak yerleşmesi, Osmanlı dönemindeki çalışmaları takiben Cemal Işıksel, Othmar Pfershy, Şinasi Barutçu, Baha Gelenbevi, Ara Güler, Ozan Sağdıç, Sami Güner, Şemsi Güner, Hüsnü Gürsel, İbrahim Zaman, Gültekin Çizgen, Sabit Kalfagil, Ersin Alok, Şakir Eczacıbaşı, Mehmet Bayhan, Güler Ertan, Cafer Türkmen, Şahin Kaygun, Gülnur Sözmen, Merih Akoğul, Cengiz Karlıova, Nevzat Çakır ve ismini burada yazmayı unuttuğum için beni bağışlamasını umduğum nice fotoğraf sanatçılarına teşekkür borçluyuz. Bu sanatçılarımızın önemli bir kısmı, fotoğrafı sadece üretmekle kalmamış aynı zamanda fotoğrafa dair teori üretimi ve eğitim alanında da çok ciddi ve önemli emekler vermişlerdir. Dolayısıyla, neredeyse hiçbirşeyin olmadığı çorak bir bozkırda fotoğrafı yeşerten bu kişiler, bu yiğitliklerinden ötürü her türlü takdiri hak etmektedir.

Bu noktada, artık küreselleşen sanat dünyasında Istanbul'un olağanüstü çekici hale gelen sanat ortamı, giderek doğu ve ortadoğuya kayan güç dengeleri, internet ve diğer mecralar yardımı ile kolaylaşan erişim imkanları şunu dayatmaktadır :  Türkiye'de fotoğrafın, Türk fotoğrafçılarının artık Türkiye'de değil, dünyada adından söz ettirmesi gereklidir.

ABD'den Çin'e kadar galerilerde sergiler açmalı, koleksiyonlara ve müzelere girmelidir Türkiye fotoğrafı.

Bu ortam büyük ölçüde fotoğraf dernekleri ve özel kuruluşlar tarafından yaratılmaya çalışılmakta. Bununla birlikte amatör örgütlenme yapılarından çok büyük misyonlar beklemek de safdillik olur. Kaldı ki, bir ülkenin fotoğrafı, üretilen fotoğraflarla kendini gösteriyor; yoksa şu ya da bu yapı altında örgütlenmiş insanların sayısı ile değil.

Fotoğraf tarihimize bakıldığında iki ana akımdan söz etmek olası, biri yerelliğe yaslanan, Anadolu'yu fotoğrafça belgelemek dayanağından yola çıkarak kent ve şehire uzanan, akademileşme anlamında da yol almış olan akım. Diğeri dünya insanı nitelemesi ile anlamını bulabilecek, evrensel akımları takip eden ve benzerlerini burada da üreten yaklaşım. Birbirlerinin antitezi gibi hareket eden bu eğilimlerin çatışmalarını izlemek isteyenler, "Yeni Fotoğraf" dergisinin eski sayılarına ve AFSAD Fotoğraf Sempozyumu tutanaklarına bakabilirler.

Oksimoron bir önerme gibi görünmesin ama, bu iki akımın bir sentezini yaratmak, yani köklerini yerelden alan ama küresel sanat ile bütünleşmiş bir üretimi gerçekleştirmek imkansız mı? Bunca yüzyıldır üzerinde oturduğumuz Anadolu kültürünün biçimsel zenginlikleri, tarihi/kültürel mirasın söyledikleri, evrensel ölçekte kabul görebilecek bir fotoğraf ifade tarzına dönüştürülebilir mi? Sadece optik kayıt ile belgelemek işlevine sahip doğrudan fotoğrafta dahi böylesi bir tarz yaratılabilir mi? Bu "yerellik" akımının idealindeki hedef olarak ifade ediliyor da olsa, mevcut işlere bakıldığında bu idealden uzak bir takip/taklit akımı yaratıldığı görülüyor.

Ama kötümserliğin faydası yok. Kendi fanusumuzdan çıkmalıyız artık.

Çok zor dediğinizi duyar gibiyim.

Ancak imkansızı bir ön kabul olarak alsaydık, bugün bazılarının çok taşladığı "Türk Müzik Devrimi" gerçekleştirilebilmiş olur muydu? Ne Türk Beşleri'nin (Saygun, Alnar, Erkin, Akses ve Rey) Anadolu Kültürüne dayanarak yazdığı eserler, ne Fazıl Say'ın Türk müziği makamsal armonisi üzerine yaptığı çalışmalar ve Yunus Emre, Nazım Hikmet oratoryoları ile Haremde 1001 Gece Keman Konçertosu olabilir miydi? Gülsin Onay, her konserinde mutlaka Saygun'dan bir eseri seslendirir miydi?

Orada mümkünse, burada da mümkün olmalıdır.

Bunun için, derneklerimizin öncülüğünde ezberci yapıları dogmalardan arındırıp sanat eğitimi esaslı bir temel fotoğraf eğitimine ilaveten, özgünlüğün ve doğru mecralarda üretimin önemi sürekli vurgulanmalıdır.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Utku