Bugünkü yazımda fotoğrafın içinde kendimce çok önemli bulduğum bir olgudan bahsetmek istiyorum.

Hiç dikkat ettiniz mi bilmem, ama bütün büyük sanatçılar bir yerlerden bir şekilde beslenirler. Bazen bu beslenme, doğrudan bir öykünme şeklinde de olabilir; veya daha önce üretilmiş bir esere gönderme yaparak...

Aşağıdaki beş görüntüye dikkatli bakmanızı rica edeceğim.

Alborta'nın Che Guevara fotoğrafının, ikonografi olarak Rembrandt'in fotoğrafını ne kadar andırdığının farkında mısınız? Aynı şekilde, Eugene Smith'in İspanyol Köyü röportajında yer alan The Wake fotoğrafının, figürün şekli bakımından Mantegna'yı, ışık kullanımı açısından ise Caravaggio'nun açık koyu kullanımını ne kadar andırdığının ayırdına varabiliyor musunuz?

Fotoğrafların hikayeleri ve John Berger'in daha detaylı yorumu için Dr.Ali İhsan Ökten'in buradaki yazısına bakabilirsiniz.

Söylemek istediğim, bu fotoğrafları unutulmaz kılan şey; ölümsüzleştirdikleri anların tarihsel boyutu veya arkalarında barındırdığı sosyolojik bakış olduğu kadar, benzeştiği veya paslaştığı, aynı kültürü paylaştıkları bir biçimsel öze yaslanmalarıdır.

Bu paslaşma, kendi fotoğraf dilimizi ararken bize ne söylüyor? Nasıl bir biçimsel birliktelik, kendi fotoğraf dilimizi ararken bize doğru pasları verebilir? Kendi fotoğraflarımızı, neye, ne kadar yaslamalı, kültürümüzün hangi öğeleri ile ver-kaç'a girmeliyiz?

Bize gereken en önemli yanıtlar bunlardır belki de...

Okuduğunuz için teşekkürler.

Utku