Uzun bir aradan sonra nihayet döndüm. Bugün  bir kitaptan söz etmek istiyorum. Kitabın adı "fotoğrafı eleştirmek". Hayalbaz yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Terry Barrett, Ohio State Universitesinde Sanat Eğitimi bölümünde Sanatı Yorumlamak ana konusu üzerine dersler veriyor.

Orjinal adı Criticizing Photographs : An Introduction to Understanding Images olan kitap, esas olarak ülkemizde özellikle de fotoğraf ortamında kayıp olan bir şeyin, fotoğraf eleştirisinin ipuçlarını vermekte.

Barrett'a göre fotoğraf eleştirisi, öncelikle fotoğrafçı ve işleri hakkında betimleyici, yorumlayıcı, değerlendirici ve sonunda kavramsal olarak bir yapı oluşturan bir yapı izlemeli. Bunun için, tüm eleştirmenlerin aynı görüşte olması gerekmiyor, ancak genel olarak sanat eleştirisinin özü yukarıdaki dört maddeden oluşmakta, yazara göre.




Eleştiri demişken, aslında fazlasıyla yokluğunu çektiğimiz bir konu değil mi eleştiri, özellikle de nitelikli olanlar? Arif Aşçı'nın sözlerine kulak verelim :

Ülkemizdeki fotoğraf topluluğu oldukça küçük. Bu yüzden ekseriyetle izleyiciler de fotoğrafçı kökenli insanlar oluyor. Çok küçük bir topluluk olduğu içinde, doğrusu kimse kimsenin kalbini eleştiri yaparak kırmak istemiyor. Çünkü muhtemelen bir sonraki sergide kişiler tekrar bir araya gelip, yine kadeh tokuşturulacaklar. Belki 2 sene sonra biri diğerinin sergisine gidecek. Yada bir kişi eleştirdiği insanı kendi sergisine davet edecek. Bundan ötürü camia olarak bir aile gibi, kol kırılır, yen içinde kalır mantığıyla hareket ediyoruz.

Ama Türk insanının karakterinde de bu sorun var. Toplumumuz iki yüzlü bir toplum. Örneğin: Hiçbir tiyatro oyunu doğru dürüst eleştiriye uğramaz. Yuhalanmaz falan!.. Hatta, bolca alkışa tutulur. Fakat, insanlar dışarıya çıkılınca “Aaa! Rezalet…” diye eleştiriye tabi tutarlar. Bilge Ceylan anlatıyor. Cannes’da bulunduğu bir seferde, Jim Jarmush’un son filminin galası varmış… Film daha gösterimi sırasında inanılmaz eleştiri almış. Adamlar protestolarını bağırıp, çağırmaya değin vardırmışlar.

Bizde hiç böyle bir şey yapıldı mı? Yoo!.. Neden? Çünkü, ayıplarlar. İçe kapalı, utangaç bir toplumuz. Kendini ifade etme geleneği olmayan çekingen bir toplum.

Eleştiri olmayışının ipuçları buralarda… Bu toplumda, iyi fotoğraf eleştirisi, edebiyat eleştirisi, sinema eleştirisi olacağını ben hiç zannetmiyorum. Batıdaki gibi bir eleştiri geleneği, insanların kendi iç karanlığını, iç dünyasını kendisine ifade etme geleneği yok ki…

(Gölge Fanzin Röportajından)

Durum bu iken, fotoğraf vesilesi ile kendini ifade/tatmin peşinde koşan bizlerin eleştiri ile gelişebilmesinin yolu ziyadesi ile kapalı görünmüyor mu?

Kapalı Kapılar Ardında

Dürüst olalım, birbirimizin fotoğraflarına dair nitelikli eleştiriler ortaya koymaktan çok uzağız. Bu, sanatla (veya bu özelde fotoğrafla) uğraşmanın dahi özel sayılabileceği bir ortamda olmamızdan, veya ustaların fotoğraflarının reprodüksiyonlarının bir tabu halinde özgünlüğün üzerinde asılı durmasından kaynaklanıyor olabilir.

Ancak şunu da gözardı etmemek gerek : Kötü işlere, yani sizce kötü olan işlere, bu iş kötü olmuş diyebilme cesaretini gösteremediğiniz sürece, bir sonraki sergide karşınıza gelme ihtimali olan kötü fotoğraflarda sizin de parmağınız olacaktır.

Eleştiri, demokrasinin bir gereği olarak  açıktan açığa yapılması gereken ve (sanatçı tarafından da) katlanılması gerekli olan bir olgu. Fotoğraf sonuçta bir görsel sanat ve başkaları ile paylaşmak için yapılıyor. Başkaları ile paylaşmak klişesi, aslında kendine yönelik övgü ihtiyacının kamuflajı olarak kullanılmaktan çıkmalı ve gerçek anlamına dönmelidir. Elbette, herkesin yaptığı eleştiri, nitelikli sanat eleştirisi tanımına tam olarak oturmayabilir, ancak sanatta iyi bir performans ortaya koymanın yolu, kendini pratik olarak geliştirirken teorik temeli de güçlendirmekten, dünyada ne olup bittiğini bilmekten, iyi fotoğrafın neden iyi olduğuna bir yorum getirebilmekten olduğu kadar; kötü fotoğrafın neden kötü olduğuna dair de bir fikre sahip olmaktan ve bunu dillendirebilmekten geçmekte.