Gültekin Çizgen'in "Birikimler" kitabına yazılmıştır.

“Önemli olan kişi, eleştiren, başarısız olan kişinin ne kadar başarısız olduğunu, ya da yapılan işin nasıl daha iyi yapılacağını söyleyen kişi değildir. Övgü, arenada olanlara aittir, yüzleri toz, ter ve kanla lekelenmiş, yürekli bir biçimde çabalayan, sürekli deneyen ve başarısız olan, büyük ideallerin ve adanmışlıkların anlamını bilen ve kendini değerli bir amaç için harcayan, sonunda büyük bir zaferi tadan, yahut başarısız olsa bile, en azından cesurca denerken başarısız olanlaraBu yüzden, onların yerleri, ne zaferi ne de yenilgiyi bilen soğuk ve yüreksiz ruhların yanında asla olmayacaktır.

Theodore Roosevelt

Gültekin Çizgen’den çok şikayetçiyim. Neden mi? Anlatayım efendim.

Ben ne güzel, memleket fotoğrafının neden bir yerlere gidemediğine dair konuşup durduğu halde bu konuda hiçbirşey yapmayan, ayakları çemberin içinde lakin kafası dışında bir fotoğraf meraklısı olup, geçinip gidecektim.

Fotoğrafı tekil, eklektik bir yarış halinde götüren, kendini hiçkimseyle -gerçekten- kıyaslamadığı için çok iyi zanneden, yıllardır aynı şeyleri çektiği halde orjinal bulan bir fotoğrafçı olacaktım. Sergilere zahmet etmeyecek, kitap okumayacak, içinde yaşadığım kültürü merak etmeyecektim. Zaman kayıplarımla gurur duyacak, başkalarının işlerini beğenmeyecek, adına Türkiye denilen bir haset denizinde kendime sazlardan bir sal yapacak, açık denizlere yol alacağımı sanacaktım.

Ne vardı rahatımı bozacak, beni bu hale getirecek ?

Çok dertliyim, çok…

Ne zamanki Gültekin Çizgen’i tanıdım, tanımakla da kalmayıp “yakini” oldum, kurduğum mutlu, uyuşuk dünya düzenim başıma yıkıldı.

Bir defa, ben hayatımda bu kadar çalışkan bir insan görmedim. Arkadaş insan 75 yaşında her sabah 7’de kalkıp 2 saat okur mu? Akşama kadar çalışır mı? Her saati dolu, hep bir işin, oluşun, üretimin peşinde olur mu? Biz yoruluyoruz yetişeceğiz derken. Ayıptır, Türkiye burası. Alışık değiliz böyle şeylere.

Geçmiş kaç yılının günlüklerinin ve o gün neler yapıldığının kayıtlı olduğunu görseniz şaşarsınız, çoğumuz dün yaptığımızı hatırlamıyoruz, o 40 yıldır aynı ajanda sistematiğini götürüyor. Merak eden, 1989’un 15 Temmuz günü ne yaptığını sorsun. Kayıtlarına bakıp beş dakikada verecektir cevabı.

Hadi onu geçtim, yahu Allahaşkına o kütüphane nedir? Kütüphaneciler derneği 7 bin kitabı bedava endesklemiş, sırf mesleki tatmin için… Her aradığını şak diye buluyorsun. Üniversitede yok o kadar fotoğraf, sanat kitabı. Dekorasyon olsun diye konmamış, hangisini çekseniz sayfaların altı çizili, yazılı.

Haydi onu da geçtim, insan hayatında 101 telif eser yazar mı? Kütüphanesindeki bir koskoca rafı tek başına o yazmış. Bir iki kitabı değil, raftakilerin tamamını. Sayın ahalimiz internet sayfasına yazınca yazar oldum diyor memlekette, sosyal medyada herkes kendine süperstar, hocam bu kadar yüksek çıta biraz ayıp oluyor ama…

Dünyada -bazılarına bir kaç defa- gidilen 82 ülkenin, açılan yüzlerce serginin, gösterinin lafını zaten hiç etmiyorum bile…

Neticeten ayıptır günahtır, bizim memleketin fotoğraf camiasına bu kadar eziyet ederseniz, “recmedilmek” mukadder olur tabii!

Şakayla karışık anlattım, ama Çizgen bugün hala sabahın köründe kalkıp geceyarılarına kadar okuyor, yazıyor, üretiyor ve düşünüyorsa; aynı anda hem hat enstalasyonu, hem fotoğraf, hem cam sanatı hem de illüstrasyon üretebiliyorsa bir durup düşün, bu yazıyı okuyan canım sanat dostu:

Sen bugün ne ürettin?

Kendine ne kattın? Ne kadar ileriyi planladın? Hangi projelerin içinde, hangi işlerin peşindesin? Ne öğrendin ve ne öğrettin? Kaç kişi yetiştirdin?

Ağır mı geldi? Bir dur, soluklan, sonra kendine tekrar sor : Bugün ne ürettin?

Kendisinin de çok sık tekrarladığı gibi, “dünyanın en büyük eşitliği 24 saattir.” Benim kendisinden aldığım en büyük ders budur. Sizin de, benim de, ABD Başkanının da, Gültekin Çizgen’in de 24 saati var  bir günde. Hepimiz eşitiz. O zaman, hepimizi farklı kılan şu soru kalır geriye : “Siz bu 24 saatte ne yapıyorsunuz?”

Zira kendisi, sizin bu yazıyı okuduğunuz gün içinde, yaşına rağmen bir delikanlı gibi 12-13 saat çalışmış, okumuş, yazmış, fotoğraf çekmiş, kısaca üretmiş olacaktır. Bunu sık sık değil, sürekli yapar. Her gün.

Bu yüzden Gültekin Çizgen, Türkiye fotoğrafyasında yerçekimi gibidir.

Onu çok sevebilir, hayran olabilir, ya da sevmeyebilir, işlerini, felsefesini, dünya görüşlerini, yapıp ettiklerini beğenmeyebilirsiniz.

Ama onu yok sayamazsınız. Zira aynı yerçekimi gibi, Çizgen yoksayılırken bile vardır.

Bu da herhalde, ülkemiz sanat tarihinde pek az kişiye nasip olabilecek bir şey olsa gerek.

Sakallı Celal’in müthiş deyişi ile, “doğuya giden bir gemide, batıya doğru koşarak batılılaştığını zannedenlerin ülkesinde” bir aydın olmak, ömrünü sanatsal yapıp etmelerden kazanmak, bu konudaki inadı herşeye ve herkese rağmen korumak olağanüstü zordur.

Gültekin Çizgen’in koleksiyonerliğinden müzeciliğine, sanatçılığından edebi yönüne uzanan “masif büyüklükteki” kariyerinin değeri, bu faaliyetlerin her birinin tekil olarak artık bir önem ifade etmemesindendir. Kitapların, sergilerin, müzenin, projelerin tekil değeri azalmış, onlar anlamını neredeyse yitirmiştir artık.

Çünkü bu 55 yıllık kariyerin arkasında yatan yaşam ve çalışma felsefesi, bütünselliği, bu faaliyetlerin toplamından çok daha fazla şey ifade eder. Önce ağaçları, sonra da ormanı üreten şey toprak olduğuna göre, ilk olarak adına Gültekin Çizgen denen bu toprağın incelenmesi gerekir.

O inceleme size bir yaşam gustosu, hayat tarzı, felsefi bir bakış ve duruş sunar. Şaşmaz bir kararlılık, muazzam bir üretme iradesi, zamana, geçip gitmekte olana kusursuz bir meydan okuma.

İşte bu felsefenin yanında, başkaları yapsa kolaylıkla “büyük eser” olarak sunulabilecek işler önemsizleşir. Önemsiz oldukları için değil, Çizgen’in eylemle taçlanan hayat felsefesi onları basit bir “sebep sonuç ilişkisine” dönüştürdüğü için.

O yüzden onun en büyük eseri, bu yapıp etmelerin tekil sonuçlarında görülemez, bulunamaz. Ancak sezilebilir.

Gültekin Çizgen’in en önemli eseri, “magnum opus”u, bizzat kendi yaşamıdır. Fotoğraflarla, harflerle, sanatla, işle, aşkla ilmek ilmek örülmüş yaşamı. O, Türkiye sanat dünyasına en büyük armağanını, böyle bir sanatçının ve böyle bir yaşamın var olabileceğini ispat ederek vermiştir zaten.

Çizgen bu esere her gün, bıkmadan, usanmadan yeni birşeyler eklemektedir. Türkiye’deki tüm meyveli ağaçlar gibi, taşlanacağını bilerek ve buna rağmen yaşam yokuşunu hala, ağır ağır ama inatla çıkarak…

Ben şikayetçi olmayayım da kim olsun? :)

Nice yıllara usta!